29.07.2011

Amerikan Antropolojisinin Üstündeki Karanlık


Geçtiğimiz 10 yılda Amerikalı antropologları herhalde en çok meşgul eden konu gazeteci-yazar Patrick Tierney’nin 2001’de yazdığı Darkness in El Dorado (El Dorado’daki Karanlık) kitabıydı. Başlığı Joseph Conrad’ın Heart of Darkness (Karanlığın Yüreği) romanına göndermede bulunan bu kitap bir grup bilim adamının Amazon ormanlarında yaşayan Yanomamö halkının hayatını cehenneme çevirdiğini iddia ediyordu. Kitabın yarattığı ve Amerikan antropolojisini bölünmenin eşiğine getiren sert tartışmalar kitap üzerinden olmasa da bugün de devam ediyor.

Üstünden 10 yıl geçmesine ve hakkında şimdiye kadar çok şey yazılıp çizilmesine rağmen Human Nature adlı antropoloji dergisi bu konuda yeni bir makale yayınlandı. Aslında makale henüz resmen yayınlanmadı ama tam metnine derginin İnternet sayfasından ulaşmak mümkün. Bu yazıda bilim kurumlarının bilim yapmayı ve gerçeklere ulaşmayı ikinci plana attıklarında neler olabileceğini anlatan bu ibretlik makaleden kısaca bahsedeceğiz. Antropolojiyle uzaktan da olsa ilgilenen herkese makalenin tam metnini okumasını tavsiye ediyoruz.
                                                                                                 
Makalenin yazarı Alice Dreger kendi ifadesiyle bir bilim tarihçisi ve insan hakları aktivisti. Daha önce normal dışı vücutlara sahip insanların haklarını savunan kitaplar yazmış. Şu anda da hem bilimi hem aktivizmi savunan bir kitap yazıyor. Bu kitap projesinin bir parçası olarak Tierney’nin kitabındaki iddiaları, bu iddiaların başlattığı olayları, özellikle de Amerikan Antropoloji Birliği’nin (AAB) tutumunu bir tarihçi gözüyle incelemiş. Vardığı sonuçları daha kitabı çıkmadan bir antropoloji dergisinde yayınlatma ihtiyacı duymuş. Human Nature dergisinin editörleri normalde sadece araştırma raporu yayınlayan derginin neden böyle bir makaleyi yayınlamaya karar verdiğini ayrı bir yazıda açıklıyorlar.

Dreger önce Tierney’nin kitabındaki iddiaları ele alıyor. Kitaptaki en çarpıcı suçlama şu: Kendi alanlarının önde gelen isimlerinden olan evrimsel antropolog Napoleon Chagnon ve genetikçi-doktor James Neel kendi öjenik teorilerini test etmek amacıyla 1968’de Amazon ormanlarında yaşayan Yanomamöler’e, salgın hastalığa sebep olacağını bildikleri halde, kızamık aşısı yaptılar ve salgın başladıktan sonra ilaç vermeyi reddettiler. Böylelikle binlerce Yanomamö’nün ölmesine sebep oldular. Ayrıca bilerek Yanomamö kabileleri arasında savaşlar çıkardılar.

Bu iddiaların asılsız olduğu çok kısa zamanda belgelere dayalı olarak anlaşıldı. Gene de Tierney’nin kitabı uzun süre özellikle AAB tarafından ciddiye alındı ve bu kitaba dayalı etik soruşturmalar sürdürüldü. Neel daha kitap yayınlanmadan öldüğü için soruşturmaların merkezinde Chagnon vardı. Dreger’in amacı AAB’nin ileri gelenlerinin neden kendi içlerinden bir antropoloğun mesleki hayatını tehdit eden bu asılsız iddiaları bu kadar uzun süre ciddiye aldığını ortaya çıkarmak.

Tierney’nin kitabı daha çıkmadan AAB ve uluslararası kamuoyu kitaptaki iddialardan iki antropoloğun dağıttığı bir memorandum sayesinde haberdar oldu. Bu antropologlar uzun yıllardır Chagnon’ın çalışmalarını engellemeye çalışan Terence Turner ve Leslie Sponsel’dı. Turner ve Sponsel özellikle Chagnon’ın sosyobiyolojik (yani insan davranışını evrim teorisi temelinde açıklamaya çalışan) yaklaşımından rahatsızdılar. Memorandumlarında Tierney’nin yakında çıkacak olan kitabındaki iddiaları hiç sorgulamadan ve abartılı bir dille aktardılar ve AAB’nin harekete geçmesini istediler. Bunun sonucunda AAB gerçekten harekete geçti ve iki yıl sonra yayınlanan komisyon raporunda Chagnon’ı kusurlu buldu. Ayrıca Tierney’ye antropologlar adına teşekkür etti. Fakat kitaptaki iddiaların asılsız olduğu tek tek ortaya çıkınca 2005’te AAB’de yapılan bir referandum bu raporun geri çekilmesine neden oldu.

Tierney’nin kitabının sonunda çok geniş bir notlar ve alıntılar bölümü var. Bu durum kitaba çok titiz ve belgeli bir incelemenin ürünü havası veriyor. Ama Dreger’ın ve başkalarının gösterdiğine göre bunların önemli bir kısmı gerçekte var olmayan, tamamen uydurma alıntılar. Kitaptaki iddialardan hareketle Chagnon’ı soruşturanların bu iddialar için gösterilen kaynakları hiç kontrol etmemiş olması çok şaşırtıcı. Tierney’nin kişisel iletişim kurduğu bilim adamlarının çoğu da sonradan kitapta kendi görüşlerinin ve söylediklerinin çarpıtıldığı ifade ettiler. Tierney’nin kitabı incelemeden çok kurgu ürünü gibi görünüyor.

Burada akla bir soru geliyor: Tierney asılsız olduğunun ortaya çıkarılması bu kadar kolay olan bir kitabı neden yazdı? Dreger bunun cevabını bulamadığını itiraf ediyor. Onun yerine AAB’nin bu kitaba neden bu kadar değer verdiğini ve neden sırf bu kitaptan yola çıkarak iki bilim adamının saygınlığını zedeleyebilecek soruşturmaları ısrarla sürdürdüğünü sorguluyor. Dreger’ın konuştuğu soruşturma komisyonu başkanı antropolog Jane Hill bir itirafta bulunuyor: “Tierney’nin kitabı aşağılık bir kitap ama AAB olarak suçlamalar karşısında hiçbir şey yapmadan duramazdık; gelecekte Güney Amerika’da çalışmak isteyecek antropologların haklarını korumak için bir şekilde bu meseleyi ciddiye aldığımız izlenimi vermemiz ve bir şekilde birilerini kınamamız gerekiyordu.” Yani halkla (ve devletlerle) ilişkiler konusunda sorun çıkmaması için AAB kendi içinden birini kurban etmeye karar vermişti. Bu yüzden Chagnon suçlamalara karşı kendini savunmak için hiçbir zaman komisyonla görüşmeye çağrılmamıştı.

Bir grup antropolog bütün bu meseleyi bilimsel bakış açısına sahip evrimsel antropologlarla bilimsel bakıştan hoşlanmayan postmodern antropologların bir hesaplaşması olarak görüyor (Gregor & Gross, 2004). Dreger ise, postmodernizm kaynaklı da olsa, başka sebeple de olsa, asıl sorunun gerçeklerin ideolojik amaçlarla çarpıtılması olduğunu düşünüyor.

Komisyon raporunda Chagnon’ın kusurlu bulunduğunu söylemiştik. Bunun gerekçesi Chagnon’ın yazılarında Yanomamö hayat tarzını tasvir edişinin Yanomamöler açısından olumsuz sonuçlar doğurması. Özel olarak da Yanomamöleri saldırgan olarak nitelendirmesinin Brezilya devletinin onlara karşı şiddet kullanmasını meşrulaştırması. Dreger ilk olarak Brezilya devletinin politikalarının Chagnon’dan etkilendiğine dair hiçbir kanıt bulunmadığını söylüyor. İkincisi, Chagnon Yanomamöler hakkında objektif anlamda doğru olmayan ne söylemiş olabilir ki komisyon raporu tarafından kusurlu bulunmuş olsun? En çarpıcı örnek olarak gösterilen Chagnon’ın zamanında bir Brezilya dergisine verdiği röportaj. Chagnon burada Yanomamöleri şöyle anlatıyor: “Yerliler terliyorlar, kötü kokuyorlar, halüsinojen maddeler alıyorlar, yemek yedikten sonra geğiriyorlar, komşularının karılarına göz dikiyorlar ve bazan onları kaçırıyorlar, zina yapıyorlar, ve savaş yapıyorlar.” Yani? Chagnon devam ediyor: “Yani yerliler de bizim gibi insanlar; bu onları korumak ve onlara zarar gelmemesine çalışmak için yeterli bir sebep.” Dreger’a göre ne yazık ki AAB içinde Chagnon’ı kusurlu göstermeye çalışanlar röportajın bu son kısmını bilerek atlıyorlar. Chagnon Yanomamöleri daha yumuşak ve sempatik görünecek şekilde mi tasvir etmeliydi? Dreger’a göre asıl bu etik dışı olurdu. Antropoloji bir bilim olmaktan çıkıp yerli hakları savunuculuğundan ibaret hale gelirse söylediği şeyler herhangi bir çıkar grubunun propagandasından daha fazla saygıyı hak etmez.

Dreger makaleyi şöyle bitiriyor: Şüphesiz en başta Chagnon’ı suçlayanların çoğu iyi niyetliydi ve adaletin yerini bulmasını istiyordu. Fakat gerçeklere göre değil politikaya göre dağıtılan adalet Engizisyon’un adaletinden farksızdır. Gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışmayan, kanıtları önemsemeyen bir çaba iyi niyetli olsa da sadece bilim ve etik için değil aynı zamanda demokrasi için de tehlikelidir. Ve bu yüzden insanlık için de tehlikelidir.


Kaynaklar:


Gregor, T. A., & Gross, D. R. (2004). Guilt by association: The culture of accusation and the American Anthropological Association’s investigation of Darkness in El Dorado. American Anthropologist, 106, 687-698.

Tierney, P. (2001). Darkness in El Dorado: How scientists and journalists devastated the Amazon. New York: W. W. Norton.





27.07.2011

Bilim ve Din Uzlaşabilir mi? Dennett ve Plantinga


Biri ateist biri Hıristiyan iki felsefecinin oturup bu konuyu tartıştıklarında ortak bir cevaba ulaşacaklarını düşünebilir misiniz? Ama oluyor işte. Yeni ateist ve “brightDaniel Dennett da, Protestan Alvin Plantinga da soruya “evet” cevabı veriyorlar.

Söz konusu tartışma ilk olarak American Philosophical Association’ın Chicago’da 2009’da yapılan toplantısında gerçekleşmişti. Tartışma Plantinga’nın başlıktaki soruya cevap veren bir konuşması ve Dennett’ın ona cevabından oluşuyordu. Daha sonra bu tartışmanın kitap hali Plantinga’yla Dennett’ın birbirlerine verdikleri ikişer ek cevap da eklenerek bu sene Oxford University Press’ten Science and Religion: Are They Compatible? başlığıyla çıktı. Bizim sayfanın da ana temalarından olan doğalcılık prensibini ve evrim teorisini sık sık tartışmanın merkezine alan bu kitabı kısaca tanıtmaya çalışacağız.

Plantinga ilk konuşmasında analitik felsefe geleneğinin temsilcisi olarak hemen tartışmanın başlığındaki terimleri sınırlıyor ve şu şekilde ifade ediyor: Modern evrim teorisiyle geleneksel teizmdeki Tanrı inancı uzlaşabilir mi? Plantinga soruya evet cevabı vermekle kalmıyor, evrim teorisiyle asıl uyumlu metafiziksel görüşün teizm olduğunu, doğalcılığın evrim teorisiyle uyuşamayacağını iddia ediyor.

Plantinga’nın modern evrim teorisine bir itirazı yok. Fakat evrimin materyalist yorumunu değil teist yorumunu kabul ediyor. Yani evrimsel biyolojideki mutasyonlar ve seçilim gibi süreçleri kabul ediyor, ama bunları Tanrı’nın yönlendirdiğini söylüyor. Bilimsel bir teori materyalizm-teizm tartışmasıyla ilgili doğrudan bir şey söyleyemeyeceğine göre bilimsel bir teori olarak evrim Tanrı’nın varlığıyla uyumludur. Tabii Tanrı’nın varlığıyla mutasyonların tamamen rastgele, amaçsız bir şekilde ortaya çıktığı fikri uyumlu değil. Ama Plantinga’ya göre mutasyonların tamamen rastgele ve amaçsız bir şekilde ortaya çıktığı fikri evrim teorisinin zorunlu bir parçası değil.

Bundan sonra Plantinga’nın ünlü “Doğalcılığa Karşı Evrimsel Argüman”ı (DKEA) geliyor. Bu Plantinga’nın ilk olarak 1990’ların başında geliştirdiği, zaman içinde gözden geçirerek bugün hala savunduğu bir argüman. Göstermeye çalıştığı şey, evrim teorisi doğruysa metafiziksel doğalcılığın (doğaüstü varlıkların varolmadığı fikrinin) doğru olamayacağı. Argüman felsefe camiası içinde o kadar büyük bir ilgi uyandırdı ki 2002’de sırf bu argümanı ele alan derleme bir kitap yayınlandı (Beilby, 2002).

Şimdi bu argümanın formel haline bakalım. E evrim teorisinin doğru olduğu, D doğalcılık prensibinin doğru olduğu, G ise bilişsel kapasitelerimizin güvenilir olduğu önermelerine karşılık geliyor.

Öncül 1: P(G|E&D) düşüktür. (Yani evrimin Tanrı tarafından yönlendirilmeyen bir süreç
            olduğunu kabul edersek bu sürecin sonunda güvenilir bilgi üreten bilişsel
            kapasitelere sahip varlıkların ortaya çıkma ihtimali düşüktür.)
Öncül 2: E&D’yi kabul eden ve Öncül 1’in doğru olduğunu gören biri artık G’ye inanamaz.
Öncül 3: G’ye inanamayan biri artık sahip olduğu hiçbir inanca güvenemez, ki buna E&D de
   dahildir.
Sonuç: Dolayısıyla E&D’ye inanmak rasyonel değildir.

Argüman sağlam görünüyor. İtiraz edilebilir gibi görünen tek öncül birincisi. Plantinga bunu savunmak amacıyla kısaca şunu söylüyor: Doğal seçilim açısından önemli olan şey hayatta kalma ve üremedir. Üreme başarısını arttıracak davranış tamamen yanlış inançlardan da kaynaklanabilir. Dolayısıyla adaptif davranışın ortaya çıkması güvenilir bilişsel kapasitelerin evrimleşmiş olacağını garanti etmez. Güvenilir bilişsel kapasitelerin, dünyayla ilgili doğru inançların ortaya çıkmasını ancak Tanrı tarafından yönlendirilmiş bir evrimsel süreç garanti edebilir. Bu yüzden evrimle asıl uzlaşamayacak olan görüş teizm değil doğalcılıktır.

En başta söylediğimiz gibi Dennett ilk cevabında Plantinga’nın uyumluluk tezini kabul ediyor: Evrim teorisi teist inançla uyumludur. Evrimsel biyoloji Tanrı’nın evrimsel sürece hiçbir şekilde müdahale etmediğini gösteremez. Tanrısal tasarımın varolmadığını iddia edebilmek için evrim teorisiyle beraber metafiziksel doğalcılık prensibini de kabul etmek gerekir. Ve metafiziksel doğalcılık elbette bilimin zorunlu bir parçası değildir.

Dennett bunları kabul etse de bunun Plantinga’nın asıl amacına (yani teizmin doğalcılıktan daha rasyonel olduğunu gösterme amacına) hizmet edemeyeceğini söylüyor. Verdiği karşı örnek ise Süpermen! Evrim teorisi Tanrı’nın evrimsel sürece karışmadığını nasıl kesin olarak gösteremezse Süpermen’in 530 milyon yıl önce Krypton gezegeninden dünyaya gelip Kambriyen Patlaması dediğimiz süreci bilinçli olarak başlatmadığını da gösteremez. Yani evrim teorisi teizm görüşüyle mantıksal olarak uyumlu ama Süpermen görüşüyle ve bunun gibi saçma sapan başka binlerce görüşle de uyumlu. Bilimle uyumlu olmak teizmi (ve Süpermen’i) makul hale getirmeye yetmiyor.

Dennett’ın DKEA’a karşı cevabı ise çok kısa. Öncül 1’in yanlış olduğunu, bilinçli olarak yönlendirilmemiş evrimsel sürecin pekala güvenilir bilişsel kapasiteler üretebileceğini ve bunla ilgili argümanları daha önceki kitaplarında ayrıntılı olarak verdiğini söylüyor.

Bundan sonra yazarların birbirlerine verdiği ikişer kısa cevap daha var. Buralarda yazarlar sanki birbirlerini çok iyi anlamıyorlar veya anlamak için en baştaki kadar çaba sarfetmiyorlar. Mesela Plantinga Süpermen örneğine cevabında Süpermen görüşünün bariz bir şekilde saçma olduğunu, teizm görüşünün ise Süpermen’le aynı kategoriye sokulamayacağını söylüyor. Fakat Dennett’ın örneğinin amacı zaten teizmin Süpermen gibi saçma bir görüş olduğunu göstermek değil. Amaç Süpermen gibi saçma bir görüş bile bilimle uyumluyken teizmin bilimle uyumlu olduğunu söylemenin fazla bir değeri olmadığını göstermek.

İlerleyen kısımlarda Dennett teizme giderek daha küçümseyici ve alaycı tarzda yaklaşıyor. Bu da Plantinga’nın dikkatinden kaçmıyor ve bir zamanlar Richard Dawkins’in evrim teorisini inanılmaz bulanlara karşı söylediği şeyi Dennett’a karşı söylüyor: Teizmin inanılmaz, çocukça, irrasyonel olduğunu söyleyip alaycı tavır takınmak teizme karşı bir argüman geliştirmek anlamına gelmez. Dennett ise gerekli argümanları ilk kısımlarda ve başka kitaplarda geliştirdiğini düşünüyor ve burada kendini fazla yormuyor.

Tabii kitapta burada yer veremediğimiz başka birçok argüman ve renkli örnek var. Şu ana kadar anlatılanlardan tahmin edilebileceği gibi yer yer mizah da var. Önemli meselelerin sloganlar yoluyla değil felsefi argümanlar yoluyla tartışılmasından hoşlananlara ve kendi dünya görüşünü sarsmaya yönelik argümanlarla karşılaşmaktan çekinmeyenlere ama ağır argümanların arasına biraz mizah da katılmasını isteyenlere bu kitabı tavsiye ediyoruz.


Kaynaklar:

Beilby, J. K. (ed.) (2002). Naturalism defeated? Essays on Plantinga’s evolutionary argument against naturalism. Ithaca: Cornell University Press.

Dennett, D. C., & Plantinga, A. (2011). Science and religion: Are they compatible? Oxford: Oxford University Press.



23.07.2011

Evrimsel Psikolojiden Çıkış: Eleştiriler ve Yeni Fırsatlar

 
Geçen yıl “Evrimsel Psikolojiye Giriş” başlıklı bir yazı yayınlamıştık. Özel anlamıyla Evrimsel Psikoloji’yi savunucularının gözünden anlatmış ve biz de büyük ölçüde savunucu bir yaklaşım benimsemiştik. Bu sefer Evrimsel Psikoloji’ye daha eleştirel bakan yeni bir makalenin tanıtımını yapacağız.

Makale 19 Temmuz 2011’de PLoS Biology dergisinde yayınlandı. Yazarlar daha önce de evrimsel psikolojiye başka yerlerde benzer eleştiriler yöneltmiş bir grup psikolog, biyolog ve felsefeci. Yani söyledikleri şeyler tamamen yeni değil. Fakat bu eleştirileri tek bir yerde derli toplu ortaya koyması nedeniyle ve eleştiri yanında evrimsel psikolojinin önündeki yeni fırsatlara da yer vermesi nedeniyle bu makaleyi özel olarak tanıtmaya değer bulduk.

Öncelikle eleştirilen şeyin genel anlamda psikolojiye evrimsel yaklaşım olmadığını, özel olarak “Santa Barbara ekolü” diyebileceğimiz yaklaşım olduğunu söyleyelim. Bizim geçen yılki yazımızda tanıttığımız yaklaşım da buydu. Evrimsel psikolojiyi bu özel anlamıyla değil daha genel anlamda düşündüğümüzde makalenin yazarları da kendilerini “evrimsel psikolog” olarak tanımlamakta bir sakınca görmeyeceklerdir.

Makalede evrimsel psikolojinin temel prensiplerinden üç tanesi eleştiriliyor. Evrimsel biyoloji, gelişimsel biyoloji, genetik ve bilişsel nörobilim gibi alanlardaki son bulguların bu prensipleri yeniden düşünmeyi ve belki de bunlardan tamamen vazgeçmeyi gerektirdiği söyleniyor. Söz konusu prensipler şunlar:

1. İnsanın zihinsel süreçleri modern çevreye değil eski çevre şartlarına (özellikle Pleistosen Çağ şartlarına) uyum sağlayacak şekilde evrimleşmiştir. Yeni çevre şartlarına uyumu sağlayacak psikolojik mekanizmaların evrimleşmesi için henüz yeterli süre geçmemiştir. Slogan şeklindeki ifadesiyle “modern kafataslarımızın içinde taş çağından kalma zihinler taşıyoruz”.

Yazarlar son yıllardaki insan genetiği araştırmalarından hareketle son 10,000 yılda bile insan genomunda önemli değişiklikler olduğunu, bu değişikliklerin beyni de etkileyen cinsten olduğunu ve bunların önemli bir kısmının Darwinci seçilimden kaynaklandığını söylüyorlar. Bu genetik değişiklikler özellikle tarım ve hayvancılığa geçilmesi ve insan topluluklarının büyümesi sonucu oluştu. Yani muhtemelen son 10,000 yıl içinde ortaya çıkmış, insanın yeni çevresine uyum sağlamasına yönelik psikolojik adaptasyonlar var: Adaptasyonlar evrimsel psikologların düşündüğünden çok daha çabuk ortaya çıkabiliyor. [Bu konuyla ilgili olarak “Bizi İnsan Yapan Ne” başlıklı yazımıza da bakabilirsiniz.] Ayrıca insanlar çevrelerine pasif bir şekilde tepki vermekle kalmazlar; çevrelerini aktif bir şekilde inşa ederler. İnsanların kendi inşa ettikleri çevrenin şartlarına uyum sağlayabilmek için genetik değişiklik olmasını beklemeleri gerekmez.

2. Evrensel bir insan doğası vardır. Bu doğa insan türüne özgü olan ve doğuştan gelen evrimleşmiş psikolojik mekanizmalardan oluşur. İnsan davranışının kültürden kültüre fark göstermesi evrensel mekanizmaların değişik çevre şartlarında değişik davranışlar üretmesinden kaynaklanır.

Yazarlar buna cevaben birkaç araştırma bulgusunu öne çıkarıyorlar. Birincisi, insan genomundaki genlerin sayısının azlığıyla insan beyninin karmaşıklığı arasındaki tezat. Genomda beyindeki bağlantıları bütün ayrıntılarıyla belirleyecek ölçüde bilgi kodlanmış olamayacağına göre beynin yapısı önemli ölçüde gelişimsel süreçte belirleniyor olmalı. Dolayısıyla zihnin temel yapısı tamamen doğuştan geliyor olamaz. Ayrıca genlerle kültürün beraber evrimleştiği yönündeki alternatif evrimsel yaklaşımı göz önüne alırsak kültürden kültüre genlerin ve dolayısıyla zihinsel süreçlerin de farklılık göstereceğini söyleyebiliriz. Zihnin yapısı tamamen evrensel de olamaz. Son olarak, evrimsel psikologlar kadınların ve erkeklerin eş seçme kriterlerinin evrensel olduğunda ısrar etse de evrimsel biyolojideki (özellikle cinsel seçilim teorisindeki) son gelişmeler cinsiyet rollerinin çevre şartlarına göre kolayca değişebileceğini gösteriyor.

3. Zihin genel amaçlı bir bilgisayar gibi değil, bağımsız çalışan ve farklı işlevler gören modüllerden oluşan bir bilgisayar gibi çalışır. Her bir adaptif sorunun çözümüne yönelik ayrı bir zihinsel modül vardır.

Yazarlara göre nörobilimdeki son bulgular özellikle öğrenme, hafıza ve problem çözme gibi üst düzey bilişsel faaliyetlerde beynin büyük ölçüde genel amaçlı mekanizmalardan oluştuğuna işaret ediyor. Bunun için verdikleri örnek birleştirme yoluyla öğrenmeyi (yani klasik ve operant şartlanmayı) mümkün kılan mekanizma. Değişik hayvanlarda ve değişik öğrenme prosedürlerinde ortaya çıkan sonuçların büyük kısmının Rescorla-Wagner kuralı kullanılarak başarıyla modellenebileceğini söylüyorlar. Bu da yazarlara göre farklı öğrenme türlerinin genel bir mekanizmadan kaynaklandığını gösteriyor.

Bu eleştiriler için ne diyebiliriz? Evrimsel psikologların bahsedilen prensiplerden tamamen vazgeçmesini gerektiriyorlar mı? Aslında makalenin yazarları da bu kadar güçlü bir iddiada bulunmuyor. Sadece evrimsel psikologların kendilerini ilgilendiren diğer alanlardaki gelişmeleri takip etmesi ve bunlar ışığında kendi prensiplerini yeniden sorgulaması gerektiğini, prensiplerde ısrar etmek yerine yeni fikirleri denemenin evrimsel psikolojide verimli açılımlar meydana getirebileceğini söylüyorlar.

Söz konusu prensipleri değişmez dogmalar olarak değil de araştırmalara yön veren ve gerektiğinde vazgeçilebilecek olan pragmatik varsayımlar olarak düşünürsek daha kolay savunulabilir hale gelirler. Mesela insanlardaki adaptasyonların bugünkü şartlara değil geçmişteki çevre şartlarına yönelik olduğu prensibini ele alalım. Evrimsel psikologların zamanında neden böyle bir prensip belirlediklerinin aslında basit bir cevabı var: “Bir davranışın adaptif olmadığı gözleminden hareketle o davranışı üreten zihinsel mekanizmanın adaptasyon olamayacağı sonucuna varamayız” demeyi sağlıyor. Buna dair en sık verilen örneklerden biri yağdan ve şekerden hoşlanıyor olmamız. Etrafımızda istemediğimiz kadar yağlı ve şekerli besin maddesinin varolduğu günümüzde bu hoşlanma bizi çeşitli kalp ve damar hastalıklarına eğilimli hale getiriyor. Oysa bunlardan hoşlanmayı sağlayan mekanizma muhtemelen zamanında bizi açlıktan ölme tehlikesinden koruyan bir adaptasyon olduğu için seçilmişti. Dolayısıyla neyin adaptasyon olduğunun belirlenmesinde bugünkü şartlarda işe yarayıp yaramama tek kriter olarak kullanılamaz. Ama bu elbette dogmatik bir şekilde “modern dünyanın şartlarında işe yarayan hiçbir adaptasyon yoktur” diye ısrar etmeyi de gerektirmez.

Veya evrensel insan doğası prensibini ele alalım. “Bizi insan yapan nedir; zihnin bütün insanlarda ortak olan, bizi şempanzelerden ve dijital bilgisayarlardan farklı kılan yönleri nelerdir?” diye sorduğumuzda evrensel bir insan doğası olduğunu varsaymış oluyoruz zaten. Bu sorunun anlamlı bir soru olmadığını iddia etmek de mümkün tabii. Fakat yazarlar en azından bu makalede böyle bir şey ima etmiyorlar. Davranışla ve beyinle ilgili bazı genlerin evrensel olmadığı, kültürden kültüre fark gösterdiği bulgusu gerçekten çok ilginç ve çok önemli. Fakat bu evrensel insan doğası varsayımından vazgeçmeyi gerektirmiyor. Sadece nelerin evrensel olmadığını görmemizi sağlıyor.

Son olarak modüler zihin prensibini ele alalım. Tavşanlarda göz kırpma şartlanması, farelerde korku şartlanması ve insanlarda nedensel yargılarda bulunma gibi çok değişik öğrenme prosedürlerinde Rescorla-Wagner kuralının başarıyla uygulanıyor olması bu öğrenme türlerine yönelik farklı modüllerin olmadığı anlamına gelir mi? Gelmediğini görebilmek için algoritma-mekanizma ayrımını göz önüne almak yeterli. Modül dediğimizde zihinsel/beyinsel mekanizmaları kastediyoruz. Rescorla-Wagner kuralı ise bu mekanizmaların soyut düzeyde nasıl çalıştığını tasvir eden bir algoritma. Farklı mekanizmalar pekala benzer bir algoritmaya göre çalışıyor olabilir. Beyincikteki mekanizmalara dayanan göz kırpma şartlanmasının, amigdaladaki mekanizmalara dayanan korku şartlanmasının ve prefrontal korteksteki mekanizmalara dayanan nedensel yargıların, aynı algoritmaya göre çalışsalar bile, birbirlerinden farklı modüller olduğu hala savunulabilir. Modüler zihin anlayışını araştırma fikirlerine yön veren ve araştırma bulgularından hareketle değişebilecek olan bir varsayım olarak görmek gerekir.

Gene de yazarların makalenin son kısmındaki saptamalarına katılmamak elde değil. Bunlardan biri evrimsel psikolojik araştırmaların yöntemsel mantığına yönelik. Yazarlara göre evrimsel psikologlar genellikle kendi adaptasyoncu hipotezlerinden hareketle bir tahminde bulunuyorlar, araştırmalarının bulguları bu tahminle uyumlu olduğunda da hipotezlerini desteklenmiş sayıyorlar. Oysa modern bilimsel metodolojideki genel kabule göre hipotez test etme her zaman karşılaştırmalı olması gereken bir iştir. Tek bir hipotezden yola çıkıp elde edilen bulgular bunla uyumlu mu diye bakmak yerine, birden çok hipotezi göz önüne alıp bulgular en iyi hangisiyle açıklanabilir diye bakmak gerekir. “Bu bulgular adaptasyoncu olmayan hipotezlerle de uyumlu mu” sorusu evrimsel psikologların çoğu zaman es geçtiği bir soru.

Ayrıca evrimsel psikoloji gerçekten içine fazla kapalı bir alan. Evrimsel biyoloji ve genetik gibi evrimsel psikolojiyi çok yakından ilgilendirmesi gereken alanlarda hem kavramsal hem ampirik birçok yenilik olurken evrimsel psikolojideki araştırma sorularının ve kullanılan yöntemlerin bunlardan neredeyse hiç etkilenmemesi çok manidar. Bu kapalılığın bir diğer göstergesi de davranışa evrimsel açıdan bakan diğer yaklaşımlardan (mesela gen-kültür evrimi veya davranışsal ekoloji) kaynaklanan araştırmaların Science ve Nature gibi genel bilim dergilerinde sık sık boy gösterirken evrimsel psikolojik araştırmaların Evolution and Human Behavior gibi bir avuç özelleşmiş dergiye sıkışmış olması. Diğer evrimsel yaklaşımlarla tartışmak yerine onlarla işbirliği yapmak, yan alanları tanıyıp işe yarayacak yeni kavram ve yaklaşımları benimsemek evrimsel psikolojinin gelişmesine katkı sağlayacaktır. Geçen yılki yazımızın sonunda vardığımız bu sonuca ele aldığımız eleştirel makalenin yazarları da katılıyorlar.

Son olarak bilim bloglarından makaleyle ilgili iki yorum. Biyokimyacı Razib Khan’ın olumlu yorumu:

http://blogs.discovermagazine.com/gnxp/2011/07/the-end-of-evolutionary-psychology/

Santa Barbara ekolünün temsilcisi psikolog Robert Kurzban’ın eleştirel yorumu:

http://www.epjournal.net/blog/2011/07/new-paper-concludes-evolutionary-psychology-is-not-%e2%80%9cunfeasible%e2%80%9d/


Kaynak:

Bolhuis, J. J., Brown, G. R., Richardson, R. C., & Laland, K. N. (2011). Darwin in mind: New opportunities for evolutionary psychology. PloS Biology, 9(7): e1001109.

16.07.2011

Stephen Jay Gould, Bilimde Taraflılık ve Biyolojik Determinizm


Stephen Jay Gould’u uzun uzun tanıtmaya gerek yok. 20. yüzyılın en ünlü evrimsel biyologlarından ve en popüler bilim yazarlarından biriydi. Ününü bilimsel buluşları kadar ideolojik açıdan sakıncalı gördüğü görüşlere yönelttiği eleştirilerle de yapmıştı. Bu görüşler arasında bilimsel ırkçılığı, adaptasyonculuğu, sosyobiyolojiyi ve genetik determinizmi sayabiliriz. 2002’de öldüğünde belki de başyapıtı olan The Structure of Evolutionary Theory’yi yeni bitirmişti. Gould’un eserlerinin çoğuna şuradan ulaşılabilir:


Gould’un en çok tartışma yaratan kitaplarından biri 1981’de yayınladığı The Mismeasure of Man (İnsanın Yanlış Ölçümü) idi. Gould bu kitapta tarih boyunca zeka ölçümünde kullanılan iki yöntem olan kafatası ölçümlerini ve IQ testlerini eleştiriyordu. Amacı bu yollarla insan gruplarını değerleri bakımından kategorize etmeye çalışanların bilimsel taraflılıklarını ve gizli ideolojilerini ortaya koymaktı.



Kitapta en ağır eleştiriye maruz kalanlardan biri 19. yüzyılda yaşayan Amerikalı fiziksel antropolog Samuel George Morton’dı. Morton sahip olduğu büyük kafatası koleksiyonunu kullanarak değişik ırkların kafatası büyüklüklerini karşılaştırmıştı. Vardığı sonuç Gould’a göre Morton’ın araştırmadan önce sahip olduğu taraflılığa tamamen uyuyordu: En büyük kafatasına sahip olan ırk beyazlardı; onları Amerikan yerlileri, onları da Moğollar ve zenciler takip ediyordu. Gould Morton’ın ham verilerinin aslında vardığı sonucu desteklemediğini, Morton’ın ham verilerle çeşitli istatistiksel yöntemler kullanarak oynadığını iddia etti. Mesela Gould’a göre Morton Amerikan yerlilerini tek bir grup gibi ele alıp ortalama kafatası büyüklüklerinin beyazlardan düşük olduğunu iddia etmişti. Oysa mesela Iroquois yerlilerinin kafatası büyüklüğü beyazların ortalamasının üstündeydi. Gould’un iddiasına göre Morton büyük kafatasına sahip yerli gruplarını örneklemine fazla katmayarak sonuçlarının kendi ırkçı önyargılarına uygun çıkmasını sağlamıştı.



Gould’un kitabı çeşitli hatalar içerdiği için 1981’den bu yana zaman zaman eleştirilere uğradı. Gould’un hata iddialarına kayıtsız kalması ve kitabın 1996’da çıkan ikinci baskısında vardığı sonuçlarla uyuşmayan yeni araştırmaları görmezden gelmesi de ayrıca eleştiri konusu oldu. Fakat herhalde şu ana kadarki en yıkıcı eleştiri 7 Haziran 2011’de PLoS Biology dergisinde çıkan makale oldu. Bu makalede bir grup antropolog Gould’un Morton’a yönelttiği suçlamaların tamamen temelsiz olduğu gösteriyor:


Araştırmacılar Morton’ın kullandığı 670 kafatasından 308’inin hacmini yeniden ölçmüşler. İstatistiksel analizleri de tekrar kontrol etmişler. Sadece 7 kafatasının ölçümü Morton’ın ilk ölçümünden önemli derecede farklı çıkmış. Bu sapmaların hangi kafataslarında ve ne yönde olduğuna baktıklarında Morton’ın ırkçı önyargılarını destekleyecek yönde olmadığını görmüşler. Yani hatalar Morton tarafından bilinçli olarak yapılmış gibi görünmüyor ve vardığı genel sonuçları değiştirmiyor. Ayrıca analizler Amerikan yerlilerinin genel ortalamasını düşürmek için Morton’ın yerli gruplarında herhangi bir oynama yapmadığını gösteriyor. Tam tersine, asıl büyük hatalar Gould’un yaptığı hesaplamalarda var. Gould herhangi bir açıklama vermeden Morton’ın örneklemindeki bazı grupları hesaplamalardan çıkarmış ve bunun sonucunda bütün ırkların kafatası büyüklüğünün eşit olduğunu iddia etmiş. Gould ayrıca Morton’ın bilimsel yöntemiyle ilgili başka suçlamalarda da bulunuyor ve bunlar aslında Morton’ın kitabına bakıldığında asılsız olduğu kolaylıkla görülebilecek suçlamalar.
  
Burada araştırmacıların analizinin Morton’ı ne yönden temize çıkardığının, ne yönden çıkarmadığının net olarak ortaya koyulması gerekir. Morton kendi zamanındaki birçok bilim adamı gibi ırkçıydı ve bunu saklamıyordu. Dolayısıyla analiz Morton’ın ırkçı olmadığını gösterme amaçlı değil. Morton’ın ırkçı önyargılarının vardığı bilimsel sonuçları çarpıtıp çarpıtmadığını gösterme amaçlı. İkincisi, araştırmacılar Morton’ın bulgularından hareketle onun bahsettiği ırk kategorilerinin (zenciler, Moğollar, vs.) gerçekten varolduğunu ve bu ırkların kafatası hacmi bakımından gerçekten farklı olduğunu iddia etmiyorlar. Kadın ve erkekler ortalama vücut büyüklükleri gibi ortalama kafatası büyüklükleri bakımından da farklı ve örneklemdeki ırkların hangisinde ne kadar kadın olduğunu bilmeden ırkları anlamlı olarak karşılaştırmak ve bir sıraya dizmek mümkün değil. Dolayısıyla araştırmacılar beyazların büyük kafatasına, zencilerin küçük kafatasına sahip oldukları iddiasını da doğrulamış olmuyorlar. İddia sadece Morton’ın elindeki verileri kitabında doğru bir biçimde yansıttığı şeklinde.

Araştırmacılar makaleyi bir ironiye dikkat çekerek bitiriyorlar. Gould’un kitabının yayınlanmasından bu yana Morton’ın çalışması önyargıların ve taraflılığın bilimsel sonuçları nasıl çarpıtabileceğinin örneği olarak görüldü. Gould ideolojinin ve kültürel bağlamın bilimi etkilemesinin kaçınılmaz olduğunu, bu tür çarpıtmaların bilimde yaygın olarak görüldüğünü iddia etmişti. Araştırmacılara göre ise Gould’un kendi yaptığı hatalar ve çarpıtmalar bu taraflılığın çok daha iyi bir örneği. Araştırmacılar bilim adamı taraflı olsa da vardığı sonuçların taraflı olmasının gerekmediğini, bilimsel yaklaşımın güçlü olan yönünün objektif olmayan bir araştırmacının bile kültürden ve ideolojiden bağımsız objektif sonuçlara varmasını mümkün kılması olduğunu söylüyorlar.

Makalenin haberi popüler basında ve bilim bloglarında yer buldu ve genellikle olumlu tepkiler aldı. The New York Times’ın konuyla ilgili haberi:


Fiziksel antropolog John Hawkes’un blogundan:


Evrimsel biyolog Jerry Coyne’un blogundan:


Fakat herkes makalenin yazarlarından Ralph Holloway’in verdiği demeçte Gould’u “ideolojisini bilimin önüne geçiren bir şarlatan” olarak nitelendirmesinden hoşnut olmadı. Bilim yazarı John Horgan Scientific American dergisinin Web sayfasındaki blogunda Gould’un biyolojik determinizme karşı verdiği savaşı savunmaya girişti:


Horgan Morton’ın verilerinin yorumunda Gould’un haksız olabileceğini kabul ediyor, ama biyolojik determinizme tehlikeli bir ideoloji olarak karşı çıkışında tamamen haklı olduğunu söylüyor. Biyolojik determinizmden kastettiği (Gould’dan yaptığı alıntıya göre) şu: “Değişik insan grupları (ırklar, cinsiyetler, sınıflar) arasındaki sosyal ve ekonomik farklar doğuştan gelen biyolojik özelliklerden kaynaklanır ve bu yüzden toplumsal farklılıklar biyolojik farklılıkların doğru bir yansımasıdır.”  Bu şekilde bakıldığında bir değer yargısı ima etmesi (“toplumu değiştirmeye çalışmak anlamsızdır”) nedeniyle biyolojik determinizm gerçekten bir ideoloji ve birçok insanı ahlaken rahatsız edecek bir ideoloji. Fakat Horgan’ın modern bilimde biyolojik determinizmin hala varolduğu iddiası için verdiği örnekler tuhaf: İnsandaki savaş eğiliminin kökenlerinin şempanzeyle ortak atamıza kadar uzandığı iddiası; bazı insanların genetik sebeplerle saldırganlığa daha eğilimli olduğu iddiası; beyindeki bilinçsiz süreçlerin bilinçli kararlardan önce gelmesi nedeniyle özgür iradenin varolmadığı iddiası, vs. Birincisi, bu iddialarda bir değer yargısı yok. Bunlar bilimsel araştırma yoluyla (çok yakın gelecekte olmasa bile) doğru olup olmadığı saptanabilecek iddialar. Dolayısıyla bunlar ideolojik iddialar değil. İkincisi, bunların (özellikle ilk ikisinin) doğru olması davranışlarımızın tamamen genler tarafından belirlendiği ve değiştirilemeyeceği anlamına gelmiyor. Bir zamanlar tamamen sosyal etkilerle ortaya çıktığı zannedilen davranış eğilimlerinde genlerin de rolü olduğu anlamına geliyor. Bilişsel yetenek ve sosyal davranış farklılıklarında genlerin hiçbir rolü olamayacağına hala inanan ve buna gerekçe olarak genetik determinizmin kötülüklerini gösteren birinin Steven Pinker’ın The Blank Slate kitabını (özelikle 6. bölümü) acilen okuması gerekiyor demektir.

Gould’un hatalarını en başta ve en ağır şekilde orijinal anlamıyla biyolojik determinizme karşı savaşanların eleştirmesi gerekiyor. Çünkü öyle görünüyor ki Gould kendi ideolojisini savunabilmek amacıyla bilimi çarpıtma yoluna gitti. Bilimi kullanmayan, bilime güvenmeyen, işine gelmediğinde bilimi kabul etmeyen birinin kendi ideolojisini savunmaya kalktığında hiçbir inanılırlığı kalmaz. Bu yüzden Horgan gibilerin öncelikle neye karşı çıkmak anlamlıdır, neyi kabul etmek gereklidir, hangi bilimsel sonuç ne amaçla kullanılabilir konularını daha iyi düşünmesi gerekir. Ahlaki ve politik ideallerin tehdit altında olduğunu düşünmek rasyonel düşünceden vazgeçmeyi gerektirecek bir bahane değil.

Kaynaklar:

Gould, S. J. (1981). The mismeasure of man. New York: W. W. Norton.

Lewis, J. E., DeGusta, D., Meyer,M. R., Monge, J. M., Mann, A. E., & Holloway, R. L. (2011). The mismeasure of science: Stephen Jay Gould versus Samuel George Morton on skulls and bias. PLoS Biology, 9(6), 1-6.

Pinker, S. (2002). The blank slate: The modern denial of human nature. Londra: Penguin.